Şirketler Hukuku

7223 Sayılı Ürün Güvenliği ve Teknik Düzenlemeler Kanunu Kapsamında İktisadi İşletmecilerin Sorumlulukları, İdari Yaptırımlar ve Yargısal Süreçler

vensahukuk

vensahukuk

• 35 dk okuma

Modern ticaret hukukunun sürekli evrilen yapısı, küresel tedarik zincirlerinin benzeri görülmemiş bir biçimde entegrasyonu ve tüketici haklarının uluslararası normlar çerçevesinde genişlemesi, ürün güvenliği mevzuatının sürekli olarak revize edilmesini ve güncellenmesini zorunlu kılmaktadır. Türk hukuk sisteminde uzun yıllar boyunca temel yasal dayanak olarak uygulanan 4703 sayılı Ürünlere İlişkin Teknik Mevzuatın Hazırlanması ve Uygulanmasına Dair Kanun, elektronik ticaretin yükselişi, sınır ötesi veri ve mal akışının hızlanması ve uluslararası ticaretin getirdiği yeni ve asimetrik riskler karşısında yetersiz kaldığında dolayı bu yasal boşluğu doldurmak amacıyla, 5 Mart 2020 tarihinde kabul edilerek 12 Mart 2020 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan ve bir yıllık bir geçiş sürecinin ardından 12 Mart 2021 tarihi itibarıyla 7223 sayılı Ürün Güvenliği ve Teknik Düzenlemeler Kanunu yürürlüğe girmiştir.

Bu yeni yasal çerçeve, yalnızca iç piyasadaki tüketicileri ve nihai kullanıcıları korumakla kalmayıp, aynı zamanda Avrupa Birliği normları ile, bilhassa üreticinin sorumluluğunu düzenleyen 85/374/EEC sayılı Konsey Direktifi ile tam bir yasal uyumu sağlamayı ve piyasa gözetimi ve denetimi faaliyetlerini çok daha caydırıcı ve izlenebilir bir zemine oturtmayı amaçlamaktadır. Bu yazımızda, 7223 sayılı Kanun’un getirdiği kavramsal yeniliklere, iktisadi işletmecilerin kusursuz sorumluluk hallerine, idari para cezalarının güncel ve yeniden değerlenmiş boyutlarına, bu cezalara karşı idari yargıda izlenecek itiraz yollarına, mahkeme içtihatlarına ve uygulamada karşılaşılan örnek olaylara değinilecektir.

1. 7223 Sayılı Kanun’un Yapısı

7223 sayılı Kanun’un birinci maddesinde açıkça ifade edilen temel amaç; ürünlerin güvenli ve ilgili teknik düzenlemelere uygun olmasını sağlamak, piyasa gözetimi ve denetiminin hukuki esasları ile yetkili kamu kuruluşlarının görevlerini belirlemek ve tedarik zincirinde yer alan iktisadi işletmeciler ile uygunluk değerlendirme kuruluşlarının yükümlülüklerini net, anlaşılır ve bağlayıcı bir biçimde düzenlemektir. Önceki 4703 sayılı Kanun döneminde, teknik mevzuata uygunluk ve ürün güvenliği yükümlülükleri genellikle muğlak bir “üretici” kavramı altında toplanmakta ve tedarik zincirindeki diğer aktörlerin sorumluluk sınırları net bir şekilde belirtilmemekteydi. Eski yasa uyarınca üretici, piyasaya sadece güvenli ürünleri arz etmekle yükümlü tutulmuş, aksi durumda kusursuz sorumluluğu söz konusu olmuşsa da, zincirin diğer halkalarındaki sorumluluk dağılımı günümüzün karmaşık lojistik ve ticaret ağlarını karşılayamamaktaydı.

Buna karşın, 7223 sayılı Kanun, Avrupa Birliği’nin Direktifleriyle tam uyumlu olarak tedarik zincirindeki aktörleri “iktisadi işletmeci” üst başlığı altında toplamış ve her birinin (imalatçı, ithalatçı, yetkili temsilci ve dağıtıcı) ürün güvenliğine ilişkin rollerini ayrı ayrı tanımlamıştır. Bu kavramsal ayrıştırma, hukuki sorumluluğun tespitini kolaylaştırmaktadır. İmalatçı, ürünü tasarlayan, üreten veya kendi adı yahut ticari markası altında piyasaya arz eden asıl sorumlu konumundayken; ithalatçı, yurt dışında üretilen bir ürünü Türkiye piyasasına ilk defa sokan aktör olarak, adeta imalatçıya eşdeğer bir sorumluluk altına sokulmuştur. İthalatçı da piyasaya ancak teknik düzenlemelere uygun ürün arz etmekten sorumludur ve ürünün uygun olmadığını bildiği veya bilmesi gerektiği durumlarda, uygun hale getirilmeden ürünü piyasaya arz edemez, risk taşıyan her durumda derhal imalatçıyı ve yetkili kuruluşu bilgilendirmek zorundadır.

Yeni kanunun tedarik zinciri yönetimine getirdiği en etkili değişikliklerden biri “izlenebilirlik” ilkesidir. Kanun’un amir hükümleri uyarınca iktisadi işletmeler, tedarik zincirinde yer alan bir önceki ve bir sonraki iktisadi işletmecinin ismini, ticari unvanını, markasını, irtibat bilgilerini ve ürüne ait diğer izlenebilirlik verilerini (parti numarası, seri numarası, model bilgisi vb.) düzenli olarak kayıt altına almak ve bu bilgileri on yıl boyunca muhafaza etmek zorundadır. Bu kural, özellikle sınırların kalktığı, çok katmanlı fason üretimlerin yapıldığı ve anonimleşmiş e-ticaret ağlarının yaygınlaştığı modern ticaret hayatında, güvensiz bir ürünün kaynağına hızla inilmesini sağlayan temel bir hukuki mekanizmadır. Yasa koyucu, bu izlenebilirlik kuralını desteklemek için son derece sert bir yaptırım da öngörmüştür: Eğer bir dağıtıcı (örneğin perakende satış yapan bir mağaza veya bir e-ticaret satıcısı), yetkili kamu kuruluşları veya zarara uğrayan nihai tüketici tarafından talep edildiğinde kendinden bir önceki iktisadi işletmecinin (tedarikçisinin) iletişim bilgilerini ve kimliğini beyan edemezse, Kanun kapsamında bizzat “imalatçı” sıfatıyla tüm hukuki, cezai ve idari yaptırımlara muhatap kabul edilmektedir. Piyasadaki hiçbir aktörün “ben sadece aracı satıcıyım, ürünü ben üretmedim” şeklindeki klasik bir savunmanın arkasına sığınarak sorumluluktan kaçamaması adına yapılan bir düzenlemedir.

Bunun yanı sıra, yasanın uygulama alanı fiziksel sınırları aşarak dijital mecraları da doğrudan kapsamaktadır. Kanun, yalnızca fiziksel mağazalarda satılan ürünleri değil; elektronik ticaret platformları, radyo, televizyon ve sosyal medya ağları aracılığıyla mesafeli satışa konu olan ürünleri de piyasaya arz edilmiş kabul ederek doğrudan denetim kapsamına almıştır. İhracat rejiminde de milli itibar odaklı bir değişikliğe gidilmiştir. Eskiden ihraç edilen ürünlerin sadece varış ülkesinin kurallarına uyması yeterli görülürken, 7223 sayılı Kanun ile son kullanma tarihi geçmiş veya temel ürün güvenliği standartlarını karşılamayan ürünleri ihraç edenlere yönelik çok ağır idari yaptırımlar öngörülerek, Türk ürünlerinin (“Made in Türkiye”) dış pazarlardaki itibarının korunması amaçlanmıştır. Nitekim Kanun, Avrupa Birliği üyesi ülkelere ihraç edilen veya ihracı hedeflenen ürünleri, Türkiye iç piyasasına arz edilmiş gibi değerlendirerek aynı güvenlik normlarına ve uygunluk değerlendirme prosedürlerine tabi tutmaktadır.

2. Ürün Sorumluluğu Tazminatı ve Kusursuz Sorumluluk

7223 sayılı Kanun ile Türk özel hukuk sistemine sistematik bir biçimde entegre edilen en önemli mekanizma, Kanun’un 6. maddesinde müstakil olarak düzenlenen “Ürün Sorumluluğu Tazminatı”dır. Mülga 4703 sayılı Kanun döneminde, hatalı veya güvensiz bir üründen kaynaklanan bedensel veya maddi zararların tazmini hususunda özel bir kanuni düzenleme bulunmamaktaydı. Bu nedenle mağdurlar, taleplerini genellikle 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) haksız fiil hükümleri, sözleşmeye aykırılık veya 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un (TKHK) ayıplı mal çerçevesindeki genel hükümleri üzerinden çözmeye çalışmaktaydı. Ancak modern endüstriyel üretim süreçlerinde, otomasyona dayalı devasa bir üretim bandındaki teknik bir kusuru, yazılım hatasını veya montaj ihmalini sıradan bir tüketicinin veya zarar gören üçüncü bir kişinin ispat etmesi fiilen imkansızdır. Geleneksel kusur sorumluluğu (sübjektif sorumluluk), bu gibi modern rizikolar karşısında mağduru korumada aciz kalmaktaydı.

Bu ispat zorluğunu kökten aşmak ve Avrupa Birliği’nin 85/374/EEC sayılı Ürün Sorumluluğu Direktifi ile hukuki uyumu sağlamak amacıyla, 7223 sayılı Kanun imalatçı ve ithalatçılar için ağırlaştırılmış bir “kusursuz sorumluluk” rejimi getirmiştir. Yasal düzenlemeye göre, piyasaya arz edilen güvenli olmayan bir ürünün bir kişinin ölümüne, yaralanmasına veya ticari amaç dışında kullanılan başka bir eşyaya zarar vermesine sebep olması durumunda, imalatçı veya ithalatçı oluşan bu zararı gidermekle müteselsilen yükümlüdür. Bu sorumluluğun doğması için zarar gören tarafın, üreticinin tasarımda, üretimde veya talimatnamelerde “kusurlu” olduğunu (ihmali veya kastı bulunduğunu) ispatlamasına hiçbir şekilde gerek yoktur. Mağdurun yalnızca zararın varlığını, üründeki objektif uygunsuzluğu (güvenlik eksikliğini) ve bu uygunsuzluk ile meydana gelen zarar arasındaki illiyet bağını (nedensellik ilişkisini) hukuken geçerli delillerle kanıtlaması yeterli görülmektedir.

Tazminat taleplerinde uygulanacak zamanaşımı süreleri de hukuki belirlilik ve mağduriyetin giderilmesi arasındaki dengeyi kuracak şekilde özel olarak belirlenmiştir. Zarar görenin, zararı ve tazminat yükümlüsünü (imalatçı veya ithalatçıyı) öğrendiği tarihten itibaren üç yıl ve her halükarda zararın doğduğu tarihten itibaren on yıl geçmesiyle tazminat talebi zamanaşımına uğrar. On yıllık bu mutlak üst sınır, ürünlerin ekonomik ömrü ve teknolojik eskimeleri göz önüne alınarak, üreticilerin sonsuza dek bir dava tehdidi altında kalmalarını önlemek maksadıyla konulmuştur. Ayrıca, Kanun’un kamu düzenine ilişkin emredici niteliğinin doğal bir gereği olarak, imalatçı veya ithalatçıyı bu tazminat sorumluluğundan kurtaran veya mağdur aleyhine hafifleten her türlü önceden yapılmış sözleşme şartı, garanti belgesi maddesi veya feragat beyanı kesin hükümsüz sayılmaktadır. Bu emredici hüküm sayesinde, dev teknoloji veya otomotiv şirketlerinin standart tip sözleşmelerle, kullanım kılavuzlarındaki matbu feragat ifadeleriyle sorumluluktan kaçmalarının önüne geçilmiştir.

3. İktisadi İşletmeciyi Sorumluluktan Kurtaran Haller ve Savunma Mekanizmaları (Madde 21)

Kusursuz sorumluluk rejimi dışarıdan bakıldığında ne kadar katı ve üretici aleyhine görünse de, yasa koyucu iktisadi işletmecilere hukukun genel ilkeleri ve hakkaniyet gereğince belirli durumlarda sorumluluktan kurtuluş (illiyet bağının kesilmesi) imkanları tanımıştır. Kanun’un 21. maddesinde detaylı olarak düzenlenen “İktisadi işletmeciyi sorumluluktan kurtaran haller”, piyasa aktörlerini riskler karşısında kontrollü davranmaya, hızlı reaksiyon göstermeye ve devletin müdahalesini beklemeden kendi kontrol sistemlerini işletmeye teşvik eden stratejik bir idari ve hukuki mekanizmadır.

İdari yaptırımlar bağlamında değerlendirildiğinde, en önemli kurtuluş hali işletmecinin kendi iç denetim, kalite kontrol veya müşteri geri bildirim süreçleri sonucunda tespit ettiği uygunsuzluğu, devletin (yetkili kamu kuruluşunun) resmi bir tespiti ve müdahalesinden önce çözmesidir. Bir iktisadi işletmeci, piyasaya arz ettiği, bulundurduğu veya hizmete sunduğu ürünün ilgili teknik düzenlemelere veya genel ürün güvenliği gereklerine uygun olmadığını tespit eder ve yetkili kuruluşun herhangi bir resmi talebi, uyarısı veya idari soruşturması olmaksızın, ürünün nihai tüketiciden geri çağrılması da dahil olmak üzere riskin tamamen ortadan kaldırılması için gerekli tüm tedbirleri kendiliğinden alarak uygunsuzluğu giderirse, kendisine Kanun kapsamında öngörülen idari yaptırımlar (idari para cezası) uygulanmaz. Bu esnek düzenlemenin ardındaki temel hukuki ve felsefi fayda, idari ve bürokratik mekanizmaların doğası gereği yavaş işleyebilen yapısını aşarak, tüketici sağlığını ve can güvenliğini piyasa dinamikleri içinde en hızlı şekilde tesis etmektir. Zira ceza kesme amacı gütmek yerine, tehlikenin bertaraf edilmesi kanunun nihai gayesidir.

Özel hukuk alanındaki tazminat sorumluluğu açısından ise imalatçı veya ithalatçının sorumluluktan kurtulabilmesi (kurtuluş kanıtı getirebilmesi) için çok daha somut ve katı ispat yükümlülükleri bulunmaktadır. İlgili taraf, aşağıdaki durumlardan birini veya birkaçını mahkeme huzurunda ispatlarsa tazminat sorumluluğundan kurtulabilir:

  • Piyasaya Arz Etmeme Savunması: İmalatçı, zarara yol açan söz konusu ürünü piyasaya fiilen kendisinin arz etmediğini (örneğin ürünün prototip aşamasında fabrikadan çalındığını veya yetkisiz kişilerce sızdırıldığını) ispatlarsa sorumluluk kalkar.
  • Üçüncü Kişi Müdahalesi veya Kullanıcı Kusuru: Üründeki uygunsuzluğun ve buna bağlı zararın; yetkisiz bir dağıtıcının, onarım merkezinin, son kullanıcının hatalı kullanımının veya tamamen bağımsız üçüncü bir tarafın ürüne uygun olmayan fiziki/yazılımsal müdahalesinden kaynaklandığı ispat edilirse, illiyet bağı kesilmiş sayılacağından imalatçı sorumlu tutulamaz. Kanun’un 21. maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca, zararın üründeki uygunsuzluğun yanı sıra üçüncü bir kişinin fiili veya ihmalinden kaynaklanmış olması hallerinde sorumluluğun paylaştırılması gündeme gelir.
  • Zorunlu Kurallara Uyum Savunması: Üründeki uygunsuzluğun veya riskin, devlet veya yetkili uluslararası merciler tarafından belirlenen bağlayıcı ve zorunlu teknik kurallara, standartlara harfiyen uyulmasından kaynaklandığı ispat edilirse, imalatçının kanuna itaatten doğan bu zarar nedeniyle kusursuz sorumluluğa tabi tutulması hukuka aykırı olacağından sorumluluk idareye (devlete) kayar.
  • Gelişim Riski Savunması: Hukuk doktrininde tartışılan bu savunma, ürünün piyasaya sürüldüğü andaki bilimsel ve teknolojik gelişmişlik düzeyinin, söz konusu güvenlik açığının veya hatanın objektif olarak tespit edilmesine imkan vermediğinin ispatlanması halidir. Bu savunma, özellikle yenilikçi teknoloji ve ilaç sektörlerinde AR-GE faaliyetlerini sekteye uğratmamak için üreticilere tanınmış kritik bir haktır.

4. Piyasa Gözetimi ve Denetimi, Geri Çağırma Prosedürleri ve Emsal Nitelikteki Örnek Olaylar

7223 sayılı Kanun’un ürün güvenliği hedeflerinin kağıt üzerinde kalmamasını ve sahada fiilen işlemesini sağlayan en kritik idari mekanizma Piyasa Gözetimi ve Denetimi (PGD) faaliyetleridir. İlgili yetkili kuruluşlar (örneğin tıbbi cihazlar için Sağlık Bakanlığı, asansör ve makineler için Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, tüketici ürünleri için Ticaret Bakanlığı, yapı malzemeleri için Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı), sorumluluk alanlarına giren ürün gruplarında periyodik veya şikayete bağlı denetimler yaparak güvensiz ürünleri laboratuvar testleriyle tespit etmekte, piyasaya arzını yasaklamakta ve toplatma kararı vermektedir. Kanun, bir ürün grubunda birden çok kurumun yetkili olması durumunda eşgüdümlü denetimi zorunlu kılmıştır.

Kanun’un 19. maddesi “Geri Çağırma” kurumunu modern tedarik zinciri lojistiğine uygun olarak son derece detaylı bir biçimde düzenlemiştir. Geri çağırma işlemi, nihai kullanıcının veya tüketicinin elinde fiilen bulunan güvensiz veya teknik düzenlemeye açıkça aykırı ürünün iktisadi işletmeciye fiziken geri getirilmesini amaçlayan her türlü idari ve operasyonel önlemi ifade eder. Toplum sağlığını ve can güvenliğini tehdit eden kritik durumlarda, ürünün piyasadan toplatılması yeterli görülmez, halihazırda satılmış olan ürünlerin tüketicilerin evlerinden geri alınması yasal bir zorunluluktur. Ürünün geri çağrılmasıyla ilgili ulaşım, kargo, imha, onarım veya işlevsiz hale getirme gibi tüm lojistik ve operasyonel masraflar, ürünü geri çağıran iktisadi işletmeci tarafından eksiksiz üstlenilir. Kanun, bu süreçte nihai kullanıcıya hiçbir surette ek bir maliyet yüklenmemesini ve tüketicinin ürünü zamanında, kolaylıkla ve güvenle teslim edebilmesi için gerekli olan her türlü koşulun satıcı veya imalatçı tarafından peşinen sağlanmasını emretmektedir. Ayrıca, ürünün idari kararla piyasadan çekilmesi veya geri çağrılması durumunda, dağıtıcı (satıcı perakendeci) konumundaki işletmenin ticari olarak haksız zarara uğramaması için imalatçıdan veya ithalatçıdan ürünün satış değerinin tam olarak ödenmesini veya teknik standartlara uygun, güvenli ve eş değer yeni bir ürünle derhal değiştirilmesini talep etme hakkına rücu mekanizması kapsamında sahip olduğu Kanun’da açıkça düzenlenmiştir.

Devletin şeffaflık ilkesi gereğince, Ticaret Bakanlığı tarafından hayata geçirilen Güvensiz Ürün Bilgi Sistemi (GÜBİS), PGD faaliyetleri neticesinde tespit edilen riskli ve standart dışı ürünlerin görselleri, marka ve model bilgileriyle birlikte kamuoyuna ilan edildiği son derece kritik bir platformdur. GÜBİS kayıtları ve bildirimleri incelendiğinde, idarenin karar alırken salt evrak ve etiket kontrolü üzerinden değil; akredite laboratuvarlarda yapılan ürünlerin fiziksel, mekanik, kimyasal ve toksikolojik test sonuçlarına dayanarak işlem tesis ettiği net bir şekilde görülmektedir. Gerçekleşmiş ve PGD süreçlerinin ciddiyetini ortaya koyan bazı güncel örnek olaylar şunlardır:

  • Boğulma ve Fiziksel Yaralanma Riski Teşkil Eden Tekstil Ürünleri: Tekstil ürünlerinde güvenlik sadece kumaş kalitesiyle değil, tasarım unsurlarıyla da ilgilidir. Örneğin, “By Gri” markalı bir çocuk sweatshirt ürünü, kapüşon ve boyun bölgesinde kullanılan büzme iplerinin TS EN standartlarına aykırı uzunlukta olması ve çocuklarda oyun sırasında oyun parklarına takılarak ciddi bir boğulma tehlikesi yaratması nedeniyle laboratuvar incelemesi sonucu güvensiz bulunmuş, piyasaya arzı derhal yasaklanarak toplatma kararı alınmıştır. Benzer şekilde, bebek giyim sektörünün tanınmış markalarından “Hello Baby”ye ait çıtçıtlı zıbın ürününde, Ticaret Bakanlığı tarafından gerçekleştirilen “Çocuk Giysilerinde Güvenlik” testleri kapsamında çıtçıt bağlantılarının sağlamlık testini geçememesi, çıtçıtların kolayca koparak bebekler tarafından yutulma ve nefes borusunu tıkama riski taşıması sebebiyle Kanun’un 5. ve 7. maddelerine aykırılıktan toplatma ve iade kararı uygulanmıştır.
  • Mekanik ve Yapısal Yetersizlik Nedeniyle Doğan Riskler: Çocuk mobilyası kategorisinde yer alan “Follow Me” markalı plastik çocuk masası, bağımsız laboratuvarlarda uygulanan statik ağırlık ve mekanik dayanıklılık testlerinde çökme, kırılma ve çocuğun üzerine devrilme riski taşıdığı tespit edildiği için teknik mevzuata aykırı ve güvensiz bulunarak GÜBİS üzerinden ifşa edilmiştir.
  • Kimyasal, Toksikolojik ve Yangın Riskleri Barındıran Ev Eşyaları: Ürün güvenliği sadece fiziksel değil, kimyasal tehlikeleri de kapsar. “English Home” markasına ait çubuklu oda kokusu, içerdiği uçucu kimyasal bileşenler nedeniyle aşırı alevlenebilirlik, yangına sebebiyet verme ve cilt ile temasında yaralanma/tahriş riski taşıdığı teknik raporlarla tespit edilerek piyasadan çekilmiş, satışı yasaklanmış ve tüketicilere ellerindeki ürünleri iade etmeleri veya kullanmamaları yönünde GÜBİS üzerinden acil çağrı yapılmıştır.

Bu spesifik ve gerçek olaylar, idarenin PGD faaliyetlerini sadece makine, asansör veya ağır sanayi ürünleriyle sınırlı tutmadığını; oyuncak, tekstil, mobilya, bebek bakım ürünleri ve kozmetik gibi her yaştan tüketicinin günlük yaşamına doğrudan temas eden, riskin en yüksek olduğu alanlarda da sıfır tolerans politikasıyla katı bir laboratuvar denetimi uyguladığını açıkça ortaya koymaktadır.

5. İdari Yaptırımlar: İdari Para Cezaları, Yeniden Değerleme ve Tekerrür Etkisi

7223 sayılı Kanun’un idari ceza hukuku anlamındaki en vurucu bölümü, tespit edilen hukuka ve teknik düzenlemelere aykırılıkların türüne, yarattığı tehlikenin ciddiyetine ve işletmecinin kusuruna göre kademelendirilmiş yüksek meblağlı idari para cezaları öngören 20. maddesidir. Cezaların caydırıcılığının yüksek enflasyonist ortamlarda erimesini engellemek amacıyla, yasa metninde belirlenen alt ve üst limitler her yıl Vergi Usul Kanunu (VUK) Mükerrer 298. maddesi uyarınca Maliye Bakanlığınca ilan edilen yeniden değerleme oranında otomatik olarak artırılmaktadır. 2025 yılı için belirlenen %43,93 oranındaki artışın ardından , Ticaret Bakanlığı tarafından 31 Aralık 2025 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan “Ürün Güvenliği ve Denetimi: 2026/13” sayılı tebliğ ile 2026 yılı için (VUK uyarınca tespit edilen %25,49’luk yeniden değerleme artışı baz alınarak) uygulanacak güncel idari para cezası alt ve üst sınırları kesinleşmiştir.

Aşağıdaki tablo, 2025 ve 2026 yılları için 7223 sayılı Kanun kapsamında uygulanacak temel idari para cezası hükümlerinin karşılaştırmalı, yapılandırılmış ve detaylı veri analizini sunmaktadır:

Kanun Hükmü (Madde 20) ve İhlal Türü2025 Alt Limit (TL)2025 Üst Limit (TL)2026 Alt Limit (TL)2026 Üst Limit (TL)
Madde 20/1-a: Ürün güvenliğine ilişkin teknik düzenlemelere veya genel mevzuata açıkça aykırı, güvensiz ürün arzı (İmalatçı/İthalatçı)346.2473.462.474434.5054.345.058
Madde 20/1-b: Uygunluk işaretleri (CE işareti vb.), test raporları ve belgelendirme kurallarına aykırılık138.4981.384.989173.8011.738.022
Madde 20/1-c: Ürün güvenliği dışındaki (etiketleme, ebat vb.) diğer teknik düzenleme hükümlerine aykırı hareket edilmesi138.4981.384.989173.8011.738.022
Madde 20/1-ç: İktisadi işletmecilerin genel bilgi verme, risk uyarısı yapma ve şikayet kayıtlarını tutma yükümlülüklerine aykırılık69.249692.49486.900869.010
Madde 20/1-d: Yetkilendirilmiş uygunluk değerlendirme kuruluşlarının akreditasyon ve faaliyet kurallarına aykırı eylemleri346.2473.462.474434.5054.345.058
Madde 20/1-e: İzlenebilirlik kayıtlarının (önceki ve sonraki aktör bilgisi) tutulmaması, ibraz edilmemesi48.474484.74660.830608.307
Madde 20/2: Yetkili kamu kuruluşu personelinin (denetmenlerin) görev yapmasını, numune almasını veya tesise girmesini engelleme48.474484.74660.830608.307
Madde 20/4: İhracat İhlalleri – Güvenli Olmayan Ürünün Fiilen İhracı (Türk Malı imajına ağır zarar veren eylemler)346.2463.462.473434.5044.345.057
Madde 20/4: İhracat İhlalleri – Diğer aykırılıkların (eksik evrak, uygunsuz beyan) fiilen ihracı138.4981.384.988173.8011.738.021

Tabloda sunulan verilerden de net bir biçimde anlaşılacağı üzere, ürün güvenliği ihlalleri özellikle 2026 yılı itibarıyla 4,3 Milyon Türk Lirası’nı aşabilen, işletmelerin finansal sürekliliğini derinden sarsacak boyutta devasa yaptırımlarla karşılanmaktadır. Kanun koyucu, kesilecek kesin ceza miktarının belirlenmesinde idareye (yetkili kuruluşa) geniş bir takdir yetkisi tanımış olup; ceza tayin edilirken Anayasa’nın ölçülülük ilkesi çerçevesinde, cezaya konu ihlalin fiziki/çevresel büyüklüğü, potansiyel mağdur sayısı ve yaptırım uygulanacak gerçek veya tüzel kişinin mali/ekonomik durumu mutlak surette idare tarafından değerlendirilmeli ve kararda gerekçelendirilmelidir.

Dahası, Kanun idari ceza hukukunda sıklıkla başvurulan “tekerrür” (suçun/kabahatin tekrarı) müessesesi hususunda son derece sert ve tavizsiz bir rejim benimsemiştir. İdari para cezasına konu olan aynı aykırılığın, ilk cezanın idari yollardan kesinleşmesinden itibaren iki yıl içinde işletmeci tarafından tekrar edilmesi halinde, uygulanacak yeni idari para cezası, önceki uygulanan ceza tutarının tam “iki katı” olarak tahakkuk ettirilerek uygulanır. Bununla birlikte cezanın finansal boyutu salt idari para cezasıyla da sınırlı kalmamaktadır. Kanun’un “Masrafların Rücu Edilmesi” başlıklı 22. maddesi gereğince; yetkili kuruluşun denetim sürecinde yaptığı bağımsız numune alma, akredite laboratuvar testleri, muayene, uzman bilirkişi ve lojistik aşamalarında yaptığı tüm masraflar, eğer denetlenen ürün teknik inceleme sonucunda uygunsuz/güvensiz bulunursa, uygulanan idari para cezasına ek bir külfet olarak ilgili iktisadi işletmeciden genel hükümlere göre tahsil edilir. Uygulanan idari para cezalarının ödeme süresi ise, yaptırım kararının muhataba hukuken usulüne uygun şekilde tebliğ edildiği tarihten itibaren kesin olarak bir aydır (30 gün) ve bu süre içinde ödenmeyen cezalar 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerince icra takibine konu olur.

6. İdari Yargılama Usulü: İdari Para Cezalarına İtirazların Yöntemi ve Görevli Mahkeme Sorunsalı

7223 sayılı Kanun kapsamında uygulanan ağır yaptırımlara ve geri çağırma kararlarına karşı hukuki çare arayışı ve yargı yoluna başvuru süreci, Türk hukuk uygulamasında uzunca bir süre görev itirazlarına ve kafa karışıklığına yol açan son derece teknik bir usul hukuku problemidir. Türk ceza ve idare hukukunun genel kurallarına göre, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu uyarınca kesilen standart idari para cezalarına (örneğin trafik cezaları, SGK bildirim ihlalleri, zabıta cezaları vb.) karşı itirazlar, kararın muhataba tebliğinden itibaren 15 gün içinde, işlemi tesis eden idarenin bulunduğu yerdeki Adli Yargı koluna mensup Sulh Ceza Hakimliklerine yapılmaktadır. Eski yasa olan 4703 sayılı Kanun döneminde PGD faaliyetleri sonucu tesis edilen ceza işlemlerine karşı itirazlar da ağırlıklı olarak, idari para cezası niteliği gereği Kabahatler Kanunu atfıyla Sulh Ceza Hakimlikleri nezdinde görülmekteydi.

Ancak, 7223 sayılı Kanun’un 22. maddesinin ikinci fıkrası, hukuk sistemindeki bu genel kuralı, sektörel uzmanlaşma gereksinimi sebebiyle açıkça istisnai bir duruma dönüştürmüştür. Yasanın ilgili amir hükmü son derece nettir: “Bu Kanun hükümlerine göre verilen idari yaptırım kararlarına karşı 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu (İYUK) hükümlerine göre idari yargı yoluna başvurulabilir.”. Kanun koyucunun bu sarih iradesi, ürün güvenliği mevzuatından doğan yaptırımların basit birer “kabahat” (örneğin sigara içme cezası veya trafik ihlali) olarak değil; idare hukukunun yetki, şekil, sebep, konu ve maksat unsurları bakımından derinlemesine bilimsel, mühendislik ve teknik inceleme gerektiren karmaşık “idari işlemler” olarak kabul edildiğini tescil etmektedir.

Bu yasal değişikliğin usul hukukundaki en pratik ve avukatlar/işletmeciler açısından en hayati sonucu, iptal davasında görevli mahkemenin Sulh Ceza Hakimliği değil, işlemi tesis eden yetkili kamu kurumunun bulunduğu yerdeki İdare Mahkemesi olmasıdır. Görevli yargı kolunun adli yargıdan idari yargıya değişmesi, itiraz/dava açma süresini de otomatik olarak değiştirmiştir. 2577 sayılı İYUK’un 7. maddesinin birinci fıkrası uyarınca, idare mahkemelerinde özel kanunlarında ayrı bir süre gösterilmeyen hallerde genel dava açma süresi uygulanır. Buna göre iptal davası açma süresi, idari yaptırım kararının muhataba yazılı olarak usulüne uygun tebliğ edildiği tarihi izleyen günden itibaren tam 60 gündür. Dolayısıyla, 7223 sayılı Kanun uyarınca yetkili bir bakanlık veya il müdürlüğü tarafından kesilen milyonlarca liralık bir idari para cezasına karşı, 15 günlük Sulh Ceza itiraz süresi değil; tebliğden itibaren 60 günlük süre içinde İdare Mahkemesi nezdinde “İdari İşlemin İptali Davası” açılma zorunluluğu vardır. İdari yargıda bu süre hak düşürücü (zamanaşımı değil) nitelikte olup, 61. günde açılan davanın mahkemece esasa girilmeksizin doğrudan süre aşımı (süre reddi) nedeniyle reddedilmesine kesin sebep oluşturur.

7. İptal Davası Dilekçesinin Anatomisi

7223 sayılı Kanun uyarınca uygulanan, işletmenin mali dengesini sarsabilecek büyüklükteki idari para cezalarının ve markanın ticari itibarını zedeleyecek ürün toplatma kararlarının iptali talebiyle İdare Mahkemesine sunulacak dava dilekçesinin, İYUK Madde 3 ve Madde 5 kurallarına katı bir şablonla uyması usulü bir şarttır. Dilekçenin ön inceleme safhasında reddedilmemesi (dilekçe ret kararı alınmaması) için; davacı işletmenin bilgileri, işlemi tesis eden kurum (davalı idare), yaptırım kararının tam tarih ve sayısı, uygulanan idari ceza miktarı, idari kararın davacıya resmi tebliğ tarihi ve davanın netice-i talebi açıkça ve tereddüde yer vermeyecek şekilde dilekçede yer almalıdır.

Dava dilekçesinin esasına girildiğinde, davacı vekili tarafından ileri sürülecek hukuki argümanlar (iptal sebepleri), idare hukukunun temel prensibi olan idari işlemin 5 kurucu unsuru (yetki, şekil, sebep, konu, maksat) üzerinden bilimsel ve hukuki bir mantıkla kurgulanmalıdır:

  • Yetki Unsuru Sakatlığı: İşlemi tesis eden kamu görevlisinin, denetmenin veya kararı imzalayan idari merciin (örneğin il müdürlüğü veya genel müdürlük) bu büyüklükte bir cezayı kesmeye ve ürün toplatma kararı vermeye kanunen ve yönetmelik çerçevesinde yetkili olup olmadığı sorgulanmalıdır. Denetimi fiilen yapan memur ile cezayı tahakkuk ettiren makam arasındaki hiyerarşik silsile, yetki devri kuralları çerçevesinde kontrol edilmeli, yetki gaspı veya yetki tecavüzü varsa iptal sebebi olarak sunulmalıdır.
  • Şekil Unsuru Sakatlığı: PGD yönetmeliklerine göre; raftan, depodan veya gümrükten numune alma tutanaklarının usulüne uygun, şahit numune bırakılarak, temsilci huzurunda düzenlenip düzenlenmediği tartışılmalıdır. Analiz sonuçlarının, o ürün grubunda akredite olmayan bir laboratuvardan alınıp alınmadığı sorgulanmalıdır. Ayrıca idarenin, ceza kesmeden önce işletmeye teknik savunma hakkı tanıyıp tanımadığı (bilgilendirme ve dinlenilme hakkı ihlali) idari işlemin şekil şartlarını doğrudan etkiler.
  • Sebep ve Konu Unsuru Sakatlığı (Esaslı İtirazlar): İdare mahkemesindeki teknik ve esasa ilişkin uyuşmazlığın kalbi burasıdır. Davacı iktisadi işletmeci, 7223 sayılı Kanun Madde 21’de düzenlenen “Sorumluluktan Kurtuluş Hallerini” idari hakimin huzurunda delillendirmelidir. Ürünün piyasaya arzı sırasında yürürlükte olan, Resmi Gazete’de yayımlanmış uyumlaştırılmış ulusal standartlara (TS EN serisi) veya uluslararası teknik spesifikasyonlara tam olarak uyulduğu; geçerli CE uygunluk beyanları, bağımsız test kuruluşu raporları ve teknik dosya içeriği ile mahkemeye sunulmalıdır. Veya ürün üretim bandından güvenli çıktığı halde, dağıtım ve lojistik aşamasında idaresi dışında yetkisiz kişilerin müdahalesiyle, kötü depolama şartlarıyla uygunsuz hale geldiği (illiyet bağının kesildiği) ispat edilmelidir. Ayrıca cezanın miktarının (Konu unsuru) tespiti sırasında Kanun’da yer alan “ihlalin büyüklüğü ve işletmenin ekonomik durumunun dikkate alınması” amir hükmünün idarece orantısız şekilde ihlal edildiği, idarenin alt sınır yerine doğrudan üst sınırdan ceza keserek takdir yetkisini ölçüsüz ve gerekçesiz kullandığı hukuki bir argüman olarak güçlü bir şekilde belirtilmelidir.
  • Yürütmenin Durdurulması (İhtiyati Tedbir) Talebi: İdari yaptırım kararları (özellikle kamu alacağı niteliğindeki cezalar) tebliğle birlikte derhal tahsil edilebilir aşamaya geldiğinden ve milyonlarca liralık cezaların peşin tahsili veya haciz işlemi şirketlerin mali/nakit akışını felç edip iflasına sürükleyebileceğinden, salt iptal davası açmak tahsilatı durdurmaz. Bu sebeple, 2577 sayılı İYUK Madde 27 uyarınca, davacının “idari işlemin açıkça hukuka aykırı olduğu” (örneğin test raporunun yanlış standarda dayandığı) ve “işlemin fiilen uygulanması halinde telafisi güç veya imkansız maddi/manevi ticari zararların doğacağı” yönündeki her iki şartın da birlikte gerçekleştiği gerekçeleriyle, dava dilekçesinin talep sonucunda mutlak surette “Yürütmenin Durdurulması” talep edilmelidir.

8. Adli Yargıda Ürün Sorumluluğu Tazminatı: Yargıtay’ın Tüketici Odaklı Yaklaşımı

İdari yargının münhasır konusu devletin kamu gücünü kullanarak işletmeye kestiği idari para cezaları ve piyasadan toplatma kararları iken; güvensiz, hatalı veya patlayan/yanan bir üründen dolayı fiziksel yaralanma geçiren, maddi eşyası zarara uğrayan tüketicilerin yahut üçüncü kişilerin doğrudan imalatçı veya ithalatçı işletmeciye açacağı “Ürün Sorumluluğu Tazminatı” davaları özel hukuk uyuşmazlığıdır ve Adli Yargı’nın (tarafların sıfatına göre Tüketici Mahkemeleri veya Asliye Ticaret Mahkemeleri) görev alanına girmektedir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve ilgili dairelerinin (özellikle sözleşme dışı sorumluluk ve tüketici uyuşmazlıklarına bakan Yargıtay 3. ve 13. Hukuk Dairesi’nin) ürün ayıbı, haksız fiil ve tazminata ilişkin emsal nitelikteki kararları incelendiğinde, salt Tüketici Kanunu kapsamındaki “ayıplı mal” (bedel iadesi, ayıp oranında indirim gibi sözleşmesel talepler) ile güvensiz üründen doğan bedensel ve eşya zararları (haksız fiil, kusursuz sorumluluk) arasında teorik ve pratik bir ayrım yapıldığı açıkça görülmektedir.

Eski yasal dönemde Yargıtay içtihatlarında, alt satıcının veya perakendecinin (dağıtıcının) üründeki içsel/teknik ayıbı (örneğin bir cep telefonunun anakartındaki veya bataryasındaki üretim hatasını) dışarıdan bakarak bilmesinin kendisinden hakkaniyet gereği beklenemeyeceği durumlar uzun uzun tartışılmış ve alt satıcının sorumluluğu zaman zaman illiyet bağı çerçevesinde daraltılmıştır. Ancak, 7223 sayılı Kanun’un m. 6 hükmünün yürürlüğe girmesiyle birlikte yargısal pratik, sözleşme ilişkisinden bağımsız olarak doğrudan “imalatçı ve ithalatçının kusursuz ürün sorumluluğu” eksenine kesin bir dönüş yapmıştır.

Özellikle elektronik ticaret platformları (pazar yerleri) üzerinden satılan üçüncü taraf ürünlerinin ayıplı, patlayıcı veya genel olarak güvensiz çıkması neticesinde tüketicinin bedensel zarar görmesiyle doğan hukuki ihtilaflarda Yargıtay (örneğin Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin E.2021/4000 ve K.2021/11403 sayılı emsal kararı), 6563 sayılı Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun’a atıfla platform sağlayıcıların (aracı hizmet sağlayıcılar) kendi kusurları olmadıkça doğrudan sorumluluğunu daraltmakta, ancak bu ürünleri fiziken Türkiye piyasasına ilk kez sokan veya üreten aktörleri (imalatçıları ve ithalatçıları) birincil derecede ve kusursuz sorumlu tutan, Kanun’un emrettiği izlenebilirlik kuralını işleten tüketici yanında bir tutum sergilemektedir. Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun (TKHK) hükümleri ile 7223 sayılı Kanun’un ürün sorumluluğu tazminatı mekanizması, adli yargıda “yarışan haklar ve sorumluluklar” doktrini çerçevesinde değerlendirilmekte; hakimler uyuşmazlığı çözerken anayasal bir yükümlülük olarak tüketici lehine en kapsamlı korumayı sağlayacak, adalete erişimi kolaylaştıracak şekilde kanunları yorumlamaktadır.

9. Sık Sorulan Sorular

S: 7223 sayılı Kanun’da kimler “İktisadi İşletmeci” olarak kabul edilir?

C: Kanun; imalatçı, ithalatçı, yetkili temsilci ve dağıtıcıyı (satıcı) “iktisadi işletmeci” üst başlığı altında toplar. Yeni düzenlemeyle birlikte tedarik zincirindeki bu aktörlerin ürün güvenliğine ilişkin rolleri ayrı ayrı tanımlanmış ve sorumlulukları net bir şekilde belirlenmiştir.

S: Ürün sorumluluğu tazminatı nedir ve şartları nelerdir?

C: Ürün sorumluluğu tazminatı, piyasaya arz edilen güvenli olmayan (hatalı) bir ürünün bir kişinin ölümüne, yaralanmasına veya bir mala zarar vermesine yol açması durumunda doğan sorumluluktur. Bu durumda imalatçı veya ithalatçı, oluşan zararı gidermekle yükümlüdür. Üretici veya ithalatçının sorumlu tutulabilmesi için kusurlu olması aranmaz (kusursuz sorumluluk ilkesi geçerlidir), zarar görenin zararı ve ürünle olan illiyet bağını ispatlaması yeterlidir.

S: İşletmecileri idari para cezasından ve sorumluluktan kurtaran haller (Madde 21) nelerdir?

C: Eğer bir işletmeci, piyasaya sunduğu ürünün uygun olmadığını kendisi tespit eder ve yetkili kamu kuruluşunun (Bakanlığın) herhangi bir talebi veya uyarısı olmadan riskin ortadan kaldırılması ve ürünün geri çağrılması için gerekli tüm tedbirleri kendiliğinden alırsa, bu işletmeciye idari para cezası uygulanmaz.

S: Güvensiz ürünün “Geri Çağrılması” (Recall) ne demektir, masrafları kim öder?

C: Geri çağırma, nihai kullanıcının (tüketicinin) elinde bulunan güvensiz veya teknik düzenlemeye aykırı ürünün iktisadi işletmeciye fiziken geri getirilmesini amaçlayan her türlü önlemdir. Ürünün geri çağrılmasıyla ilgili ulaşım, kargo veya imha gibi tüm masraflar ürünü geri çağıran iktisadi işletmeci tarafından üstlenilir; tüketiciye hiçbir surette ek bir maliyet yüklenemez.

S: 7223 sayılı Kanun’a göre kesilen idari para cezalarına karşı itiraz nereye ve kaç gün içinde yapılmalıdır?

C: Bu kanun hükümlerine göre verilen idari yaptırım kararlarına (idari para cezaları ve toplatma kararları) karşı, diğer birçok cezanın aksine Sulh Ceza Hakimliği’ne değil, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu hükümlerine göre doğrudan idari yargı yoluna (İdare Mahkemelerine) başvurulması gerekmektedir. İdare mahkemelerinde genel dava açma süresi, kararın tebliğ edildiği tarihi izleyen günden itibaren 60 gündür.

S: E-ticaret platformları üzerinden satılan ürünler bu kanun kapsamında mıdır?

C: Evet, ürünlerin doğrudan mağazadan, elektronik ticaret (internet) ortamından, radyo veya televizyon gibi mesafeli yollarla satılması fark etmeksizin tüm ürünler bu Kanun kapsamında piyasaya arz edilmiş kabul edilir ve aynı güvenlik kuralları ile denetimlere tabidir.

S: Yurt dışına ihraç edilen ürünler için de idari yaptırım uygulanabilir mi?

C: Evet, Türk malı imajının korunması amacıyla, Avrupa Birliği üyesi ülkelere ihraç edilen veya ihracı hedeflenen ürünler doğrudan Türkiye iç piyasasına arz edilmiş gibi değerlendirilmektedir. Ayrıca diğer ülkelere yönelik ihracatta da güvensiz veya tağşiş yapılmış ürün ihraç eden işletmecilere çok ağır idari para cezaları öngörülmektedir.

10. Sonuç

Tüm bu çok boyutlu mevzuat, idari yaptırım rejimleri ve yüksek mahkeme içtihatları bütüncül olarak değerlendirildiğinde; 7223 sayılı Ürün Güvenliği ve Teknik Düzenlemeler Kanunu’nu, salt iç piyasadaki yerel tüketiciyi değil, “Türk Malı” imajı üzerinden devletin küresel ticari itibarını da uluslararası normlarla uyumlu hukuki bir koruma kalkanı altına alan son derece kapsamlı bir kanundur. Kanun, kusursuz (objektif) ürün sorumluluğu ilkesiyle tüketicinin haksız fiil iddialarındaki imkansız ispat yükünü hafifletmiş, izlenebilirlik kuralıyla anonim e-ticaret tedarik zincirlerinin karanlık, hesap verilemeyen noktalarını aydınlatmış ve on yıla varan zorunlu evrak/kayıt tutma mükellefiyetleriyle işletmelerin kurumsal hafızasını ve hukuki uyumunu kanuni bir dayanağa bağlamıştır. Ticaret Bakanlığı bünyesindeki GÜBİS aracılığıyla teşhir edilen çok çeşitli markalara ait güvensiz ürün ilanları ve milyonlarca Türk Lirası’nı bulan, enflasyonist ortamda her yıl yeniden değerleme oranıyla güncellenen son derece ağır idari para cezaları ile toplatma maliyetleri, devletin idare hukuku alanındaki piyasa gözetimi ve regülasyon konusundaki müdahaleci, caydırıcı ve tavizsiz tavrını somut bir şekilde göstermektedir.

Tedarik zincirinin her halkasındaki iktisadi işletmeciler (üreticiler, fason imalatçılar, ithalatçılar ve zincir mağazalar) açısından bu katı ve cezalandırıcı regülatif ortam, artık geleneksel ticaret anlayışının terk edilmesini; üretim bandından nihai tüketiciye kadar uzanan süreçte uluslararası standartlara (CE, ISO, TS EN vb.) uygun kontrollü risk yönetimi ve kurumsal hukuki uyum programlarının uygulanmasını hayati bir zaruret haline getirmektedir. Olası bir idari yaptırım ve ceza sürecinde yargısal itiraz usulünün, 15 günlük kısa ve genel amaçlı Sulh Ceza Hakimliği başvurusundan tamamen çıkarılıp, 60 günlük İYUK dava açma süresi ile İdare Mahkemelerinin kapsamlı ve teknik denetimine taşınmış olması, işletmeler ile idare arasındaki uyuşmazlıkların nitelikli ve adil bir yargısal süreçten geçeceğinin yasal garantisidir. İşletmelerin Kanun’un 21. maddesindeki sorumluluktan kurtuluş hallerini yargı önünde işletebilmeleri, savunma argümanı geliştirebilmeleri; teknik dokümantasyonun, test raporlarının, CE uygunluk beyanlarının ve özen yükümlülüğü/durum tespiti idari mekanizmalarının uluslararası mevzuata uygun bir şekilde arşivlenmesine ve mahkeme/idare istediği an saniyeler içinde ibraz edilebilir olmasına doğrudan bağlıdır.

Bu metin salt bilgilendirme amaçlı olup hukuki tavsiye niteliği taşımamaktadır; zira 7223 sayılı Kanun kapsamında kesilen ve günümüzde milyonlarca lirayı bulabilen idari para cezaları ile toplatma kararlarına karşı, standart uygulamanın aksine Sulh Ceza Hakimliği’ne değil, kararın tebliğinden itibaren 60 günlük kesin hak düşürücü süre içinde doğrudan İdare Mahkemelerinde iptal davası açılması zorunludur. Bununla birlikte, imalatçı ve ithalatçıların ağırlaştırılmış kusursuz sorumluluk rejimine tabi olması, mahkemeler huzurunda yapılacak savunmaların ve sunulacak teknik delillerin idare hukuku prensiplerine göre çok titiz kurgulanmasını gerektirdiğinden; hatalı mahkeme seçimi veya dava açma süresinin kaçırılması neticesinde telafisi imkansız ticari zararlara uğramamak adına, Bakanlık denetimleri, yüksek meblağlı ceza tebligatları veya tazminat talepleriyle karşılaştığınızda vakit kaybetmeksizin uzman bir avukata danışmanız önemle tavsiye edilir.

Hukuki Danışmanlık İçin Bize Ulaşın

Uzman avukat kadromuz, hukuki sorunlarınıza profesyonel çözümler sunmak için hazır.